Yok Bi’şey, Acımadı ki...

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Sabahattin Ali’nin kızı, Cumhuriyet Türkiyesi’nin müzik ve kültür atılımının önemli öğrencilerinden Filiz Ali’nin yaşamöyküsü, 1940’lardan günümüze Türkiye’nin öyküsü aslında.

Konservatuvar yılları, Amerika’da Türk bir genç kız olarak yaşadıkları, sonrasında Türkiye’nin en önemli sanat merkezi olan CRR’nin sanat yönetmenliği...

Tüm bunların ardından yolun başındaki gibi bir müzik okulu kurma arzusuyla doğan AIMA (Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi) Filiz Ali’nin yaşamının her anı müzikle, çalışmayla, okumayla dolu.

Annesiyle ilişkilerini, anne olmaya dair duygularını ve hiç bitmeyen öğretmenliğinin iç içe geçtiği ruh hallerini büyük bir içtenlikle -zaman zaman da özeleştiriyle anlatan- Filiz Ali’nin anıları Türkiye’nin bir dönemine tanıklık ederken kültür ve sanat dünyasının kazanımlarını ve kayıplarını anlamamızı da sağlıyor.

“Yok Bi’şey Acımadı ki...” Filiz Ali’nin neşeli üslubuyla kaleme aldığı, okuyanı zaman zaman hüzünlendirse de her şeye rağmen yılmadan çalışan ve ayakta kalan bir kadının hikâyesi olarak yol gösterici bir metin. Aynı zamanda umut verici.

“Elinizde tuttuğunuz bu kitapta üzüntü ve gözyaşı olmayacak. Hep güzel şeyler anlatacağım size. Doğanın, sanatın, müziğin, dostluğun, çocukların, gençlerin, hayatın güzelliklerini, tanıdığım ve örnek aldığım güzel insanları anlatacağım.

Dileğim, çocuklarıma, torunlarıma, öğrencilerime, okurlarıma güzel anılar bırakmak. O kadar.”

ANNEM
Babam Sabahattin Ali’nin 1934’te “Dağlar ve Rüzgâr” adlı şiir kitabı, 1935’te de ilk öykü kitabı “Değirmen” yayımlanır. O, artık yayımlanmış bir şiir bir de öykü kitabı olan, Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki göreviyle o yıllarda pek gözde bir mevki sayılan devlet memurluğu sınıfına yükselmiş bekâr bir gençtir. Sıra evlenmeye gelmiştir. Ayşe Sıtkı’ya mektupla evlenme teklif eder ama Ayşe ona özetle “saçmalama Sabahattin!” anlamına gelen bir ret yanıtı verir. Babam yine de Ayşe’ye neden evlenmesi gerektiğini yazar.

Birisi sorsa: Niçin evleniyorsun? dese, vereceğim cevap şudur. Çalışabilmek için [...] Ben kendi kendimi her hususta idare edemiyorum. Halbuki muhakkak muntazam ve ölçülü bir hayata muhtacım ve ancak bu şekilde faydalı işler çıkarabilirim. Bu serserilikte şiir ve hikâyeden başka bir şey yazamıyorum, hatta bunlar da istediğim ve yapabileceğim miktar ve kıymette değil.

Ona bu huzurlu, düzenli hayatı sağlayacak eşi Erenköy’de bulur babam. Artık kısmet mi desem, şans mı desem bilmem; babam belki de Türkiye’de bulabileceği en düzenli, en disiplinli, en sakin eşi seçmiştir kendine.

Annem, hem anne hem de baba tarafından Rumelilidir ama ben onun damarlarında Alman kanı bulunduğuna inanmışımdır. Ömrü boyunca her sabah jimnastik yapan, yürüyüşünü bir gün bile ihmal etmeyen, sofradan doymadan kalkan, programlı yaşayan ve programını aksatacak kişi ve olayları hayatına sokmayan, konserleri, konferansları kaçırmayan, seyahat etmeyi seven, devamlı okuyan, boş konuşmalardan, dedikodudan hiç hoşlanmayan, yalnızlığı seven, kişisel alanına en yakınını bile kolay kolay yaklaştırmayan bir garip Türk kadınıydı annem.

Annem büyük harbin başladığı yıl ya da ondan bir yıl önce anneannesinin Suadiye’deki evinde dünyaya gözlerini açmış. Babası o doğduğunda harbe gitmiş çoktan. Nüfusa Kozyatağı’nda kaydolmuş. Evlenme cüzdanında doğum tarihi 1329, pasaportunda ise 1913 yazıyor. Kendisine sorarsan 1914. Rumi ve Hicri takvimler ayrımıymış bu farkı yaratan. Suadiye o zamanlar göz alabildiğine kırlıkmış. Anneannesinin evi de Suadiye’de yarım dönüm bahçe içinde kutu gibi bir evmiş. Bahçesinde erik, dut, incir, kayısı ağaçları; sümbül tarlası, bahçe yollarında fulyalar varmış. Annem sabah uyandığında bazen evde kimse olmazmış. O günler annesinin havuç toplamaya gittiği, anneannesinin de Tavşancıl’daki akrabalarına gidip onlara İstanbul’dan incik boncuk, kumaş götürdüğü, bunların karşılığı dönüşte pekmez, mısır unu, kuru meyve getirerek harbin kıtlığını ailesine hissettirmemeye çalıştığı günlermiş. Annem, karyolasının pirinç topuzuna anneannesinin astığı bir dizi elmayla sabah kahvaltısını edermiş evde kimse yoksa.

Annemin anneannesi Embiye Hanım’ın babası savaşta yararlık gösterdiği için padişah tarafından Edirne taraflarında arazi ihsan edilerek Duran Paşa unvanıyla taltif edilen biriymiş. Duran Paşa Çerkez soyundan bir kızla evlenmiş ve Embiye Hanım dünyaya gelmiş. Embiye Hanım’ı on üç yaşındayken Selimiye Camii imamının on yedi yaşındaki oğluyla evlendirmişler. Kocası eve geldiğinde Embiye Hanım dolaba girer saklanırmış, kocası da onu arar bulur, çocuk gibi saklambaç oynarlarmış. Bir kızları olmuş. Adını Cevriye koymuşlar. Cevriye doğduktan üç yıl sonra bu genç koca veremden ölmüş.

Genç yaşta dul kalan Embiye Hanım, Kuran’ı hatmetmiş, namazında niyazında, dindar ama açık fikirli bir kadınmış. İkinci evliliğini bu kez zengin bir adamın oğluyla yapıp kızını da yanına alarak İstanbul’a gelmiş. Suadiye’de bir arsa alıp ev yapmışlar. Ne var ki bu zengin adamın oğlu çalışıp evine bakmayı bilmezmiş. Embiye Hanım ise ekmeğini taştan çıkaran cinsten biriymiş. Bu evlilikten iki oğlu olmuş ama bakmış ki adamdan hayır yok, sonunda işe yaramaz kocayı kapının önüne koymuş. Sonra da kızı Cevriye’yi Hüseyin Dura adında bir genç adamla evlendirmiş.

Hüseyin’in annesi Uzun Fatma, aslen Bulgaristan’ın İslimye kentindenmiş. Osmanlı-Rus Savaşı sonrası çıkan kargaşa sırasında Girit’e göçmüşler. On beş yaşındaymış o zaman Fatma. Orada da karışıklıklar çıkınca İstanbul’a gelip Kozyatağı’na yerleştirilmişler. Uzun Fatma’nın ilk kocası şirpençeden ölmüş annemin anlattığına göre. İkinci kocanın adı da Uzun Ali’ymiş. Hüseyin işte bu Uzun Ali’den olmuş. Sonra Uzun Ali de ölmüş. Dul kalmış Fatma. Ben bunları dinlerken kafam iyice karışırdı. Bir sürü uzun adam ve kadın. Amma da maceralı ve karışık hayatlar derdim. Ben bu büyük babaanneyi hayal meyal hatırlıyorum. Gözümün önüne gelen resimde baştan ayağa siyahlar giymiş upuzun bir kadın var; hatta kocaman ayaklarına giydiği terlikleri bile siyah.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.