Nereye Gitti İstanbul?

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Aydın Boysan, İstanbul üzerine birbirinden keyifli kitaplar yazan bir isim. Son kitabı Nereye Gitti İstanbul, 1950’de bir milyonken yarım yüzyıl içinde on beş milyonluk bir megakente dönüşen İstanbul’u Aydın Boysan’ın her zamanki mizah duygusu ve kendine özgü renkli üslubuyla okumak isteyenlere... Kitaba; Ara Güler, Selahattin Giz ve Aydın Boysan’ın eski İstanbul fotoğrafları eşlik ediyor.

Ben, İstanbul’da doğdum – büyüdüm – yaşadım ve yaşlandım. Bu sunuş yazısını, sadece bu satırlarla başlayıp bitirsem, acaba daha iyi olmayacak mı? Yoksa okurun, bu kısacık bilgiden edineceği izlenimlere rahat vermesem, yanlış değil mi? Belki de. İnsan zaafıdır, kendisini tutmasını bilemez. Ben de birkaç satır daha eklemeden, duramayacağım. İstanbul’da doğmuş olmanın talih olduğu inancımı, hâlâ değiştirmiş değilim. Şehirdeki değişimlerin bir bölümü, yürek üzüntüsü kaynağım olsa bile… Dünya’yı epeyce gezdim ve okuduklarımdan öğrendim. Başka bir şehirde doğmuş ve yaşamış olma isteği, içimde hiç doğmadı. Bu yolda bir değişikliğin, düşüne de dalmadım. Ancak zaman zaman, “şu olayları yaşamasaydık”, ya da “şu insanlar İstanbul ve ülke yazgısına egemen olmasaydı ah!” diye yakındığım oldu. Bir dahaki sefere (!) başka bir şehirde, başka insanlarla yaşamak mı? Ona da yokum! Sevdiklerimden ayrılamam. Nefret ettiğim insanları da, başkalarının sırtına bırakmaya, hakkım yok! Hele biraz deniz kıyılarında yürüsem de açılsam, o yeter. Candan iyi dileklerle Aydın Boysan İstanbul, Ocak 2004

Eski Zamanlardan

Karadenizin kuzeyinde bütün gövdeleriyle birbirine yapışan Avrupa ve Asya, sanki bu denli açık bitişmeden utanmış gibidirler. Bu nedenle İstanbul ve Çanakkale boğazlarında yaklaşmayı, romantik bir biçimde gerçekleştirirler. Hele İstanbul’da, Boğaziçi’nde, sanki saklambaç oynar gibi birbirine şaşırtma vererek, yaklaşıp yaklaşıp uzaklaşırlar. Ama kaçmazlar. E yani, koskoca iki yeryüzü kıtasının birbirine cilve yapması da, başka nasıl olabilir?

Boğaziçi’ndeki iki yakanın topografik biçimlenmesi, şiirseldir. Tepeler, birerle kolda yerleşmemiştir. İlerili- gerili, yüksekli- alçaklıdır. Su kanalı olan Boğaziçi, dümdüz geçmez. Kıvrıla kıvrıla dolanır. Bir tepe dizisi bir yanda ileriye fırlamışsa, karşı taraftaki tepeler, geri çekiliverir, körfezleşir. Sanki karşı tepeleri kucağına çağırır.

İki yandaki tepelerin yükseklikleri, dizilişleri ve kıvrılışları, öylesine kafaya ve yüreğe hitap eder ki, Boğaziçi’nde yaşayan bir insan, kendisini kapanmış- bütünleşmiş bir mekânda duyumsar.

Mekân diye, işte buna denir. Delikleri olsa bile bütündür. İnsanı sarıp- sarmalar. Böyle bir mekânda, çöl dipsizlikleri yoktur. İnsan ancak, sınırlanmış mekânları kavrar, algılar ve sever.

Gelelim Akdeniz’e... Niye mi? Şundan: Akdeniz o koskocaman yüzeyinden buharlaştırdığı bulutlarla, sürekli su kaybeder. Yeni güçlü kaynak olmasa, Akdeniz alçalır. Haydi biraz da abartalım ki, daha kolay anlaşılsın: Kurur bile.

İşte Akdeniz’i alçaltmayan- kurutmayan cömert çeşmenin suları, Boğazlar yoluyla sürekli Akdeniz’e akan Karadeniz’in sularıdır. Ya Karadeniz bu tükenmez su kaynaklarını sürekli olarak nereden bulur? Tuna, Dinyeper, Dinyester gibi Avrupa nehirlerinden, haklarını yemeyelim: Biraz da olsa Sakarya, Kızılırmak gibi Anadolu nehirlerinden.

Dünya şehirleri genelde, akarsu kıyılarında kurulmuştur. Örneğin Londra’nın Times’i, Paris’in Sen’i, Viyana’nın Tuna’sı bulunuyor. Ama bütün bunların hangisi İstanbul Boğazı kadar görkemli bir su hazinesini kucağına alabilmiştir?... Hangisi Boğaziçi akıntısı kadar dehşet verecek miktarda, su akıtır?... Hiçbirisi!

Karadeniz ve Marmara’nın birbirine bunca yaklaştığı dünyanın bu eşi ender bulunur doğa yapısını insanlar da çok eski yıllardan beri sevmişler. İlk yerleşmelerin onbin yıl önce, cilalıtaş döneminde başladığı izlerden anlaşılıyor. İlk yazıya geçen bilgi ise, MÖ 658 yılından.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.