Gözün Kahverengi Suyu

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Hiç değilse korkmuyorum yok olmaktan, var olmak kadar.”

Bakan, gören, anlayan, anlamlandıran kocaman bir göz; soran, sorgulayan, yola düşen, yoldan çıkan, yolunu kaybetse de hep geri dönen, sessizce gülümseyen ama hiç susmayan bir iç ses; ya da sadece bir iç çekiş, bir nefes, bir ömür... “Perde”nin önüne de arkasına da bakıyor Memet Baydur öykülerinde; insan denen şeyin keskin köşelerini dolanıyor; eşyanın tabiatını insanın tabiatıyla harmanlarken trajik olanla komik olanın belirsiz sınırında geziniyor.

İlk kez 1995’te yayımlanan “Gözün Kahverengi Suyu”nu da içeren Bütün Öyküleri, Memet Baydur’un dergilerde kalmış ya da hiçbir yerde yayımlanmamış, bazıları tamamlanmamış öykülerini / metinlerini sunuyor okura.

Yaşamak gramer midir, diye bir enayi soruya takmış aklını, ilişki kurmakta güçlük çekiyor. Burada önemli olan ilişkiler değil, onlar zaten var. Hangi kuş kendi yumurtasını yer, sorusunu bir kitabın sonunda kullanmaya cesaret edemiyor ve korkaklığına sevinen, sevincine alkış tutulan birisi oluyor. Sen seyret şimdi, o ki uzun ve sıkıcı bir tekrar gibi büyük şehirlerde acı fıstıklarını güneşe sermiş bir adam eskisi olarak ayakta dursun ve bizler, bütün geçmişinin yarım kalmış kalıntıları, karşısına erdem anıtları olarak dikilelim. Bunu kendine söylüyor yüksek sesle, sevgisiz ama kuşkusuz da aynı zamanda. Burada önemli olan özlemler değil, onlar zaten yok.

Gün Gece / Oyun Ölüm

Adam, vapurda “Öküz, öküz! Öküzoğluöküz!” diye bağırmaya başlayınca iki kadın yanından kalkıp aşağıya indi. Denize doğru, “Karanfil gübresi! Osuruklara yelken açmış ceviz kabuğu!” diye seslendi bu sefer. Gidip yanına oturdum. Şöyle bir baktı bana. Gri mavi gözler. Kırk beş yaşında filan olmalı. Hafif gaga bir burun. İnce bir ağız. Sonra yine denize doğru, “Sen kim oluyorsun Hamlet’ten söz edecek? Lohusa şerbeti! Pinokyo’dan bile konuşamazsın, Pinokyo’dan bile! Ekşi kabak! Onursuz herif!” Sustu. Gözlerimi kısıp dikkatle baktım yüzüne. Efendiden bir adam. Derken yine başladı: “Onursuz kabak! Kendi ülkesinde turist bozuntusu! Sancho Pancho’nun merkebi!” Bir an göz göze geldik. Sakinleşti sanki. Gülümsemeye benzer bir şey geçti yüzünden. Vapur iskeleye yanaşıyordu. Oturduğumuz yerde birbirimize baktık. Biraz daha sakin anlatmaya başladı.

“Ödü koptu herifin. Oh be! Dünya varmış! Yıllardır böyle içten, böylesine sade ve duru küfür etmemiştim. (Pek sade ve duru olduğu söylenemezdi bu küfürlerin ama sesimi çıkarmadım.) Ama hakketti doğrusu. (Küfrettiği adamın taklidini yapmaya başladı.) ‘Bunlar modası geçmiş fikirler mirim.’ ‘Gerçekler...’ Hayır, öyle demedi... ‘Hakikatler âleminde yaşıyoruz. Hamlet mamlet kimsenin umurunda değil artık. Bu sayfiye yerinde karınız ve Allah bağışlasın iki kızınızla emekli edebiyat öğretmeni olarak mesut mutlu, afiyet içinde yaşıyorsunuz, elbet sizin de hakkınız, olmak kadar olmamayı da düşünmek...’ Öküüüz! ‘Ama o kadar işte! Hayat teatro değildir.’ Böyle dedi arsız herif. Mamlet diyor yahu?! Mamlet diyor bir de utanmadan. O da iki çocuk babası... Onun da köpeği var. Gerçi kaniş ama olsun. O da futbolu seviyormuş. İçki de içermiş. Komşuluğumuzun ikinci günü zamparalık hikâyelerini anlatmaya başlayınca midem bulandı ama dur bakalım hele dedim kendime, oğlum Aydın dedim, hemen sinirlenme, ülkemizde yaşayan her on erkekten dokuzu bayılır zamparalığını anlatmaya.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.