Dîvan Yolu’ndan Pera’ya Selâmetle - Modern Türk Şiirine Doğru

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

M. Kayahan Özgül’ün, “Modern Türk Şiirine Doğru” alt başlığıyla 2006 yılında çıktığında edebiyat çevrelerinde büyük bir ilgiyle karşılanan inceleme kitabı “Dîvan Yolu’ndan Pera’ya Selâmetle” Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı.

“Dîvan Yolu’ndan Pera’ya Selâmetle” klasik Osmanlı şiirinden yeni Türk şiirine geçiş sürecini bütün unsurlarıyla gözler önüne seren kapsamlı bir çalışma. Edebiyatımızın geçmişine ve bugününe yepyeni kavrayışlar getiren, yorumlar ve yöntemler öneren değerli bir başvuru kaynağı. M. Kayahan Özgül, Modern ve Klâsik kavramlarının edebî çerçevesini kurarken evrensel kıstaslara ve yöntemlere başvuruyor; birbirinden ilginç örneklerle Türk edebiyatı tarihçiliğini çepeçevre kuşatan bir eleştiri silsilesi ortaya koyuyor.

M. Kayahan Özgül kitabının sunuşunda şunları dile getiriyor:
Şiir uzun ve serüvenli bir yolculuktur; lâkin, bazen yolculuk olduğu farkedilmez, bazen de ne kadar uzun sürdüğü... Kimi zaman maceraları anlaşılmaz, kimi zaman da varılmak istenen menzile ulaşıldığı... Klâsik Osmanlı şiirinin sergüzeşti, Topkapı Sarayı’nın cümle kapısı önünden başlar. Dîvanyolu’ndan âheste-beste bir yürüyüşle Haliç’e kadar gelişi üç asrı bulan şiir, Azapkapısı kıyılarında şöyle bir soluklanır. Karşıya geçmek için üççifte kayık aramakla oyalanırken cisr-i cedid de tamamlanıvermiştir. Dört asır boyu Pera’ya çıkmak ihtiyacı duymayan Osmanlı, artık oraya ulaşımın en kolay yolunu aramakta ise, şiirin de bu kestirme yolları kullanma hakkı kendiliğinden doğmuş demektir. Elinizdeki kitap, işte bu cevelânın iki menzil arasını anlatıyor. Yolculuğunu Haliç sahillerinden aktarmaya başladığı şiiri, Unkapanı yokuşunu kan-ter içinde tırmanırken yalnız bırakacak. “Koca bir seyahatin ne de küçük parçası!” demeyin; zîrâ, şiirin bu iki nokta arasını katetmesi bile iki asrı buldu ve şu koca kitabı doldurdu. Ötesini varın siz düşünün.

XVIII. Asır Biterken Edebî Yenilenmenin İnsan Kaynakları Hakkında Bir Deneme

Edebî olsun yahut olmasın, bütün klâsik sanat cereyanları aynı gelişim çizgisini takip eder ve hepsinin zevâli “barok” olur. Barok üslûbun ilk ciddî teorisyeni olan Heinrich Wölfflin’in Renais­sance und Barock’taki fikirleri ve onun iddialarına son şeklini veren Henri Focillon’un Vie des formes çalışması aynı noktada birleşirler: Klâsisizmin kunt, kuralcı, şahsî yaratmalardan ziyade müşterek bir malzemenin geliştirilmesini yeğleyen, bu yüzden de hatları kes(k)in yapısı cereyanın son demlerine doğru gev­şemeye başladığında, aslında artık “barok dönem” filizleniyor demektir. Nietzsche’nin ifadesiyle, “Barok biçem her defasında her büyük sanatın solmasıyla, klasik anlatım sanatındaki istekler çok büyüdüğünde, bir doğa olayı olarak ortaya çıkar” (2004, s. 79). “Barok” kelimesinin kaynağı da bir “doğa olayı”na çok uygundur; zîrâ, Portekizce’de “barroco” diye şekli bozuk inciye denir. Klâsik bir inci, düzgün, pürüzsüz ve biçimli olduğu için kıymetlidir; barroco ise, istiridyeden çıkan sürpriz olduğu için alışılmadık, heyecan verici ve şaşırtıcı...

  • Mehmet Şen

    26.07.2018

    Hocam yüreğinize sağlık, muhteşem bir eser... "Pera'dan ötesini" de bekliyoruz tabii ki

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.