Ayak Seslerimiz

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Tel Aviv’in dışındaki bir barakaya sığışmış bir aile: Ailenin hayatının tek hâkimi, fevri ve duygusal Lucette ya da herkesin kullandığı adıyla “Anne”. Kabına sığmayan iyi kalpli oğlu Sammy. Hiçbir işte dikiş tutturamayan güzel kızı Corinne. Küçük kızı, ailenin hikâyesinin sessiz tanığı ve anlatıcısı, herkesin çağırdığı adıyla “çocuk”.

Hayatlarının daimi bir parçası olan Lucette’in annesi, onlarınkine komşu “çeyrek baraka”sında yaşayan Nona. Ve Maurice: Kendini siyasi davasına adamış, zaman zaman belirip kaybolan esrarengiz baba.

Çağrışımlarla ilerleyen, mekânlardan ve kelimelerden anılara sıçrayan, gerçeklikten gündüz düşlerine ve rüyalara açılan bir roman “Ayak Seslerimiz”– çocukluğun gizli ve büyülü dünyasının, anneler ve kızlarının, ortadan kaybolan babaların, göç ve sürgünün, korkunun ve sevginin romanı.

Ronit Matalon, Mısır’dan İsrail’e göç etmiş bir Yahudi ailenin hayatını güçlü bir duygusal yoğunluk ve zengin bir hayalgücüyle, mizahı da elden bırakmadan anlatıyor; küçük bir barakaya sığmış bütün bir dünyayı sesleri, renkleri, kokularıyla canlandırırken, hiç bilmediğimiz bir İsrail portresi de sunuyor.

Ayak sesleri: Eve çıkan yolda tıkırdayan topuklar, sürüklenen ayaklar, takırdayan takunyalar ya da sürünen ayak tabanları değil, hayır. Önce adımların yokluğu, gelişinin beklentisiyle ağır ağır yaklaşan dehşet, içeri girişi, on iki dakikalık bir zaman birimiyle ölçülen, sondan bir önceki otobüsün, onun ineceği 23:30 otobüsünün durmasının haber verdiği yoğun sessizlik.

Annemiz yürümez, sekerdi. Büyük bir hızla, caddenin dengeli sakinliğini ikiye bölen tam bir sessizlikle.
O zamanlar ayağına ne giyerdi, hangi ayakkabıyı, ya da daha açık söylemek gerekirse savaşa nasıl hazırlanırdı, nasıl, neyle? Ondaki, en küçük ayrıntıya dek uzanan o amaçlılık duygusu, o kutsal amaç havası, faydalı, gerekli olanı sevişi. Son çift ayakkabısını hatırlıyorum çünkü ben satın almıştım; belleğimdeki ilk ayakkabılarınıysa daha az.

Sanırım bağcıklı ayakkabıları tercih ediyordu. Birazcık topuklu, beş santim kadar, daha fazla değil. Daha fazla da olabilir, ama azıcık daha.
Sanırım ayakkabılar kahverengiydi, belki de siyah.
Kahverengi olduklarında siyaha boyardı. Siyah olduklarında da kahverengiye çevirirdi.
Kahverengi çok iyi olmadı, siyah da alttan eski rengini belli etti.
Onları ayakkabıcı Mustaki’ye verdi. (“Nasılsın, ya Mustaki?”)
Mustaki’ye birkaç kez verdi ama sonra bir daha giymedi. (“Şu Mustaki ayakkabıları mahvetmiş.”)
Bana kalırsa ayakkabıları giymek için değil, işleri yoluna koymak, dünyanın bir başka köşesini toparlamak, nesnelerin dağılmasına karşı savaşını sürdürmek için onartmıştı. (“Elimizin altında olması iyi şu Mustaki’nin, fazla istemiyor.”)
Küçük ayaklar, 37 numara.
Onlarla, ayaklarıyla gurur duyuyordu ama gizlice. Başka, küçük olmayan ayaklardan bahsettiğinde kendi ayaklarıyla gururlandığını anlardınız. (“Kadında da kürek gibi ayak var.”)

Adımlar, yaklaşma, geri dönüş, gece. On iki saat işten sonra gece dönüş. Eve dönüş, pat diye içeri dalışı. Kapıdan pat diye içeri dalardı. Anahtarın kilitte gıcırdayışı en fazla bir saniye sürerdi, anahtarları yolda, otobüsten indiğinde, hatta daha önce çıkarırdı herhalde. Yok, bu doğru değil, anahtarlar ön kapının yanındaki saksıdaydı. Hırsız konusunda endişelenmezdik. O endişelenmezdi, dolayısıyla biz de: “Ne götürecekler ki? Yerdeki karoları mı? Bırak götürsünler. Yenilerini döşeriz.”
* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.