Alacakaranlık Günce - Yaz Defterleri (Haziran-Ağustos ‘92)

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Niçin yazıyoruz?” sorusuna verilmiş kişisel bir yanıt “Alacakaranlık Günce”

Erken yaşta yitirdiğimiz Ali Teoman geride yayımlanmamış dosyalar da bırakmıştı. Bunlardan biri, 1992’nin Haziran-Temmuz aylarında tuttuğu bir defterdi. Teoman, son günlerinde, bu defteri temize çekerek ve adını koyarak, yayımlanması dileğiyle, yayınevimize teslim etmişti. Değerli yazarımızın vasiyetini şimdi yerine getiriyoruz.

“Alacakaranlık Günce”, 1992 yazında Paris’te günün ilk saatlerinde tutulmuş, Teoman’ın anlatı dünyasının çekirdekleriyle dolu bir defter. Sözcüklerin izini süren genç bir yazarın düşleri, anıları, biçem denemeleri... “Niçin yazıyoruz?” sorusuna verilmiş kişisel bir yanıt.

Sanki bunlar bana dikte edilmişti; yazmamış, yalnızca kâğıda geçirmiştim. Günceyi yayıma hazırlarken de, düzeltmeleri olabildiğince azda tuttum, ekleme ve çıkartma ise hiç yapmadım. Yalnızca kişi adları yerine kısaltmalar kullandım, ki bunun nedeninin de tahmin edilebileceğini sanıyorum. Dolayısıyla, elinizdeki basılı metnin, elyazmasıyla aşağı yukarı aynı olduğu söylenebilir.

O odanın anarahmini andıran loşluğu ve sessizliği bugün hâlâ aklımda. O günleri özlüyorum ve –bunun olanaksız bir düş olduğunu bilsem de– günün birinde yine aynı dingin ortamı bulabilmeyi diliyorum.

Burhan’a Boğaziçi’ndeki bir içkili lokantada rastladım. Çakırkeyifti. Eski günlerden söz ettik. Lise arkadaşlarımı çoktandır görmüyordum. Burhan geçenlerde Can’a rastladığını anlattı. Can birkaç seneden beri büyük bir bankanın hukuk müşavirliğini yapmaktaydı. Adını gazete­lerin cemiyet haberleri sütunlarında görüyorduk.

Burhan’a göre, erken gelen para ve şöhret Can’ı şımartmamıştı. Hâlâ eski arkadaş canlısı çocuktu. Can, Burhan’a artık pek karşılaşamadığı eski arkadaşlardan söz ederken, birdenbire gözleri dolmuştu. Nedenini merak etmişti Burhan. Can söylemek istememişti önce, ama Burhan ısrar edince, baklayı ağzından çıkarmıştı. Birkaç hafta önce, Deniz’in cenazesini kaldırmışlardı. Deniz’i hepimiz tanıyorduk. Sınıfın sevimli fırlama­sıydı Deniz. Ortayaş bunalımı, parasal sorunlar ya da aşk, kimse tam olarak nedenini bilemiyordu, ama beynine sıktığı tek kurşunla inti­har etmişti. Can, cenazeden sonra, Deniz’in yaşlı annesi Münevver Hanım’la birlikte Kuzguncuk’taki iki katlı o küçük ahşap eve gitmişti. Annesi seksenini aşmış yaşlı bir kadındı Deniz’in, oğlundan arta kalan birkaç anı parçasını ne yapacağını bilemiyordu. Deniz’in odasındaki çekmecelerde bulduğu bir tomar kâğıdı Can’ın koltuğunun altına sıkıştırmış ve “Bunları ne yapmak gerek, sen daha iyi bilirsin, evla­dım,” diyerek uğurlamıştı Can’ı. Can eve gelip, önlü arkalı hiç boş yer bırakmamacasına doldurulmuş kâğıtlara göz attığında, bir roman taslağı olduğunu anlamıştı bunların. Romanın adı “Tersyüz”dü ve iç içe öyküleme yöntemiyle yazılmıştı. Ancak, işin garibi, en sondaki öykü birden genişleyerek romanın bütününü içine alan tersinir bir çerçeveye dönüşüyordu. Escher’in resimlerini andıran, zamansal ve mekânsal bir olanaksızlık vardı bu garip yazıda.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.